Görmezlikten Gelmek Ne Demek? Felsefi Bir Yaklaşım
Bazen karşımıza bir gerçek çıkar ve o gerçek, o kadar derindir ki, her şeyin altını kazır. O anda, tüm duygularımız, düşüncelerimiz ve değer yargılarımız çatırdamaya başlar. İşte böyle bir anı yaşadığımızda, içimizden bir ses gelir ve bize “görme, duymama, hissetmeme” der. Belki de bu, içsel bir savunma mekanizmasıdır. Ancak, gerçekten görmezlikten gelmek mümkün mü? Ya da görmezlikten gelmek, içsel bir güç mü, yoksa dışsal bir zorunluluk mu? TDK’ye göre, “görmezlikten gelmek,” bir durumu ya da gerçeği kasıtlı olarak fark etmemek, göz ardı etmek demektir. Ancak felsefi açıdan bakıldığında, bu kavram çok daha derin bir anlam taşır. Etik, epistemolojik ve ontolojik açılardan, “görmezlikten gelmek” sadece bir eylem değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi, bir tutum ve bazen de bir hayatta kalma stratejisidir.
Bu yazıda, “görmezlikten gelmek” olgusunu felsefi perspektiflerden ele alacağız. Etik, epistemoloji ve ontoloji gibi felsefe dalları ışığında, görmezlikten gelmenin anlamını ve sonuçlarını sorgulayacağız. Bir yandan tarihsel ve çağdaş filozofların görüşlerini karşılaştırırken, diğer yandan bu kavramın toplumsal ve bireysel düzeyde nasıl işlediğini tartışacağız.
Görmezlikten Gelmek: Etik Perspektif
Görmezlikten gelmek, bazen etik bir tercih olarak ortaya çıkar. Bu durum, bireyin doğru bildiğini yaparken, aynı zamanda yanlışlıkları ya da olumsuzlukları göz ardı etme isteğiyle bağlantılıdır. Etik açıdan, görmezlikten gelmek, bir sorumluluktan kaçınmak ya da başkasının acısına kayıtsız kalmak olarak değerlendirilebilir.
Örneğin, Immanuel Kant, etik sorumluluğun bireyin iradesine dayandığını savunur. Ona göre, bir insanın ahlaki eylemleri, doğruyu yapma sorumluluğundan kaçınmamalıdır. Kant’ın kategorik imperatifini düşündüğümüzde, görmezlikten gelmek bir tür ahlaki zayıflık olarak görülebilir. Kant’a göre, doğru olanı görmek ve bunu eyleme dökmek zorundasınız. Eğer bir kişi bilinçli olarak bir kötülüğü görmezlikten geliyorsa, bu onun ahlaki sorumluluğundan kaçtığı anlamına gelir.
Ancak, daha güncel felsefi yaklaşımlar, görmezlikten gelmenin bazen etik bir tercih olarak yapılabileceğini öne sürer. Örneğin, bir kişi, başkalarının acılarına müdahale etmek yerine sadece “görmemeyi” tercih edebilir. Bu, bireyin zihinsel sağlığını koruma amacı taşıyan bir strateji olabilir. Örneğin, bir hasta, hayatının sonlarına yaklaşırken kendi acısını daha az hissetmek için bazı gerçekleri görmezden gelme yolunu seçebilir. Bu, Kant’ın ahlaki sorumluluk anlayışından farklı olarak, bireyin içsel bir rahatlama ve psikolojik bir denge arayışıdır.
Görmezlikten Gelmek: Epistemolojik Perspektif
Epistemoloji, bilgi kuramı, bilginin doğası, kaynağı ve sınırlarıyla ilgilenir. Görmezlikten gelmek, epistemolojik olarak, bireyin bir gerçekliği göz ardı etmesi, farkında olduğu bir bilgiyi bilinçli olarak yok sayması ya da kabul etmemesi anlamına gelir. Bu bağlamda, “görmezlikten gelmek,” bir nevi bilgiye karşı bir tutumdur.
Felsefi açıdan, epistemolojik görmezlikten gelmek, bilişsel bir çelişki yaratabilir. Örneğin, Albert Camus’nün Absürdizm anlayışı, insanın dünyadaki anlam arayışını ifade ederken, aynı zamanda bu anlamın imkansızlığıyla yüzleşmesini de öngörür. Camus, insanın varoluşsal boşlukla karşı karşıya kaldığında, bir anlam arayışının etik ve epistemolojik olarak sürekli olarak engellendiğini savunur. Camus’ye göre, insan bu boşluğu fark ettiğinde, ya kabul etmeli ve yaşamına devam etmelidir, ya da görmezlikten gelmeli ve bu boşluğa dair hiçbir bilgi edinmemelidir. Ancak bu ikilem, bir tür bilgi çelişkisi yaratır: Gerçekliği anlamak mı, yoksa anlamını reddetmek mi?
Felsefeci Jean-Paul Sartre da benzer bir epistemolojik çerçevede, insanın kendisini ve dünyayı anlamakta karşılaştığı zorlukları tartışır. Sartre, insanın özgürlüğünü kavrayabilmesi için önce varlıkların gerçekliğini kabul etmesi gerektiğini savunur. Ancak, bazen insanlar bu gerçekliklerle yüzleşmek yerine, onları göz ardı etme yolunu tercih eder. Sartre’a göre, bu tür bir epistemolojik görmezlikten gelmek, insanın kendi özgürlüğünü sınırlaması anlamına gelir.
Özellikle postmodern düşünceye baktığımızda, modern doğrulara ve bilgiye karşı bir şüphecilik hakimdir. Michel Foucault, bilgi ve iktidarın iç içe geçtiğini belirtir ve bu bağlamda bireylerin, toplumsal yapıları ve bilgiyi nasıl kabul ettiğini sorgular. Görmezlikten gelmek, toplumsal baskılar veya dominant ideolojiler tarafından şekillendirilen bir bilgi reddi olabilir. Foucault’nun düşüncesinde, toplumlar bireylerin bilgiyi nasıl algıladığını ve nasıl görmezden geldiğini belirleyen güç yapılarıdır.
Görmezlikten Gelmek: Ontolojik Perspektif
Ontoloji, varlık ve gerçekliğin doğasını araştıran felsefi bir alandır. Görmezlikten gelmek, ontolojik bir düzeyde, bir şeyin varlığını reddetmek ya da onu anlamamayı tercih etmek anlamına gelir. Ontolojik bir perspektiften bakıldığında, görmezlikten gelmek bir tür varlıkları yok sayma veya onların “olmadığını” iddia etme eylemidir.
Martin Heidegger, varlık ve zaman üzerine yaptığı çalışmalarla ontolojik bir bakış açısını derinleştiren önemli bir filozoftur. Heidegger, insanın dünyadaki varlığını sürekli bir sorgulama ve anlam arayışı içinde gördü. Ancak, bazı varlıkların, özellikle de bireylerin varlıklarının görmezlikten gelinmesi, Heidegger’e göre, insanın otantik olmayan bir yaşam sürmesinin göstergesidir. Görmezlikten gelmek, insanın varoluşunu tam anlamıyla kavrayamaması ve dünyayla olan ilişkisini koparması anlamına gelir.
Bununla birlikte, görmezlikten gelmenin ontolojik bir bakış açısına göre bazı savunmaları da vardır. Örneğin, bazı toplumlar belirli gerçeklikleri görmekten kaçınabilir ya da onları reddedebilir. Bu, hem bireysel hem de toplumsal bir tercih olabilir. Ontolojik olarak, bu tür bir reddediş, toplumların varlıkları ve gerçeklikleri nasıl inşa ettiğini ve onları nasıl görmezden geldiklerini yansıtır.
Sonuç: Görmezlikten Gelmenin Derinliklerine Yolculuk
Görmezlikten gelmek, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde karmaşık bir olgudur. Etik, epistemolojik ve ontolojik perspektiflerden bakıldığında, bu eylem yalnızca bir zihinsel durum değil, aynı zamanda bir varoluş biçimi, bir strateji ve bazen bir zorunluluk olarak karşımıza çıkar. Felsefi olarak, görmezlikten gelmek, insanın gerçeklikle ilişkisini, bilgiyi nasıl algıladığını ve varlıkları nasıl inşa ettiğini derinlemesine etkiler.
Peki, bizler gerçeklerle yüzleşmeye hazır mıyız? Ya da görmezlikten gelmek, bazen daha sağlıklı bir tercih olabilir mi? Bu sorular, kişisel ve toplumsal düzeyde derinlemesine bir sorgulama gerektiriyor. Belki de görmezlikten gelmek, insanın kendi özgürlüğünü ve ruhunu korumak için seçtiği bir yoldur. Ama bu yol, bizi gerçekten daha özgür kılar mı?